İSLAM iKTİSADINI YENİDEN DÜŞÜNMEK

Yarım yüzyıldan daha uzun bir süredir devam eden “İslam iktisadı” çalışmaları son dönemde hızını artırarak devam etmektedir. Bu alanda yapılan konferans, seminer ve atölye gibi bilimsel faaliyetlerin sayısı çoğalmakta; akademik dergi, telif eser şeklinde yayın faaliyetleri çeşitlenmekte, İslam iktisadı ve finansı alanında dünyanın farklı üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora programları açılmaktadır. Elinizde tuttuğunuz bu kitap da bu çalışmalardan bir tanesinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
İslam iktisadı düşüncesinin temelleri, 1970’lerde bu alanda yoğun, özverili ve
idealist bir şekilde çalışan Müslüman âlimler tarafından atılmış ve sömürge
sonrası Müslümanların kendi inanç sistemine uygun yeni bir sistem oluşturma
gayretiyle çalışmalar yapılmıştır. Bu dönemde ortaya konan ilmî çaba, İslam
iktisadı alanının kurucu, teorik ve ideolojik tarafları ile ön plana
çıkmaktadırlar. İslam iktisadı alanının kavramsal tanımını ve içeriğini
oluşturan bu çalışmalar, alanın çerçevesini ve alt başlıklarını belirlemesi
açısından temel ve öncül araştırmalar olmuşlardır. Ancak ilk dönemdeki teorik
ve ideolojik gayretlerin aksine, 1990’lı yıllara gelindiğinde, akademik alanda
yapılan çalışmaların İslam iktisadı düşüncesinin kavramsal ve sistematik
tartışmalarından daha çok bankacılık alanında yapıldığı görülmektedir. Bu
yıllarda ilmî çalışmalar ile paralel olarak faizsiz bankacılık da yükselişe
geçmektedir. Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkelerdeki hızlı büyüme ve petrol
üreticisi İslam devletlerinin ellerinde biriken dolar rezervleri, ister istemez
finansal konuların incelenmesine yönelik ihtiyacı giderek artmıştır. Bu
devletlerin, ellerinde bulundurdukları sermaye birikimini hangi şekilde
kullanabilecekleri sorusu ve altyapı gibi yüksek sabit maliyetli yatırımların
finansmanı için gerekli fon arayışları, temelleri 1970’li yıllarda atılan
faizsiz bankacılığa olan ilginin artmasına yol açmıştır. Kuşkusuz bu durum,
alanda çalışan araştırmacılar için açık ve anlaşılır şekilde görülmektedir.
Hızla gelişen ekonomiler ile birlikte hem bireyler hem de devletler bazında
ortaya çıkan yeni arayışlar faizsiz bankacılık veya İslami finans çalışmalarına
ilgiyi artırmıştır. Özellikle, ikinci nesil İslam iktisatçıları ve yeni yetişen
araştırmacıların temel gündemini bu artan talebin karşılanması oluşturmaktadır.
İslam iktisadı, hâkim iktisadi anlayışa alternatif olma düşüncesi ile ortaya
çıkmış, ancak gelinen noktada faizsiz bankacılık ve “İslami finans” çalışmaları
ile alan mevcut finansal talebin karşılanması için alternatif çözüm arayışı
şeklinde sınırlandırılmıştır. Kuşkusuz, makro düzeyde gelişmekte olan ülkelerin
büyüme ve kalkınma beklentileri ve mikro düzeyde küçük girişimcilerin faaliyet
gösterebilmek için gerekli olan sermaye ihtiyaçları, kuşkusuz finansal sistemin
sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ile ilgilidir. Faizsiz bankacılık faaliyetleri
de Müslümanların bu tür ekonomik ihtiyaçları için sektörde yerini almıştır.
Fakat diğer taraftan külli bir sistem arayışı içerisinde olması gereken İslam
iktisadı çalışmalarının bankacılığa hapsedilmesi uzun dönemde İslam dünyasının
yararına olmayacaktır.
Kapitalist sistemin sürekliliğini sağlayan ve Müslümanları bu sisteme entegre
eden bu tür araçlar ilerleyen dönemler için tehlikeler barındırmaktadır.
Finansın İslam iktisadı ile özdeşleştirilmesi ve sadece faizsiz işlem talebine
indirgenmesi Müslüman fertlerin zihninde ana akım iktisadın diğer temel
postulalarının yerleşmesine neden olmaktadır. Tüketim alışkanlığı, rasyonalite
veya kâr güdüsü gibi modern mikro iktisadın temel varsayımları zihinlerde
normalleşmektedir. Modern finansal mühendislik çalışmalarının İslam iktisadı
araştırmalarında yer edinmesi bankacılık sektörünün hızlı bir şekilde
büyümesine yol açmıştır. Unutulmamalıdır ki bankacılık faaliyetleri sosyal
amaçlı değil kâr amaçlıdır (Islahi, 2013). Bu amaç da İslami bankacılık
faaliyetleri içerisinde kendisini göstermektedir. İslami bankacılığın ilk
öncülü sayılabilecek İslam Kalkınma Bankası İslam devletlerinin kalkınması
amacı ile kurulmuş olsa da gelinen noktada istenilen sonuç elde edilememiştir.
İslami bankaların faaliyetlerinin ticari amaçlara yönelmesi, ahlâki bir
iktisadi sistemin gerekliliklerini yerine getirmemeleri ve kalkınma amacından
sapması konularında eleştiriler de çoğalmıştır (Asutay, 2007). Ancak, ontolojik
olarak en başta bankalara bu misyonun yüklenmesi tartışılmalıdır. Kapitalist
sistemin amiral gemisi olan bankalar kârı maksimize etme açısından en verimli
çalışan kurumlardır. Kâr güdüsü ile kurulan ve bu minvalde hareket eden bankaların
İslami bir iktisadi sistemde farklı amaç taşıması doğalarına aykırıdır.
Konvansiyonel bankaların yapısal özeliklerini taşıyan İslami finans kuruluşları
da son noktada benzer bir faaliyet yoluna girmişlerdir. Çalışma alanının
“sermaye” olduğu bir oluşumdan da aslında fazlasını beklemek yanlış olacaktır.
Asılolan külli bir İslam iktisadı sistemi oluşturulması ve tüm alanları
kapsayacak farklı yapıda kurumların kurulması ve her kurumun kendi misyonunu
yürüterek birbirini tamamlamasıdır.
İslam iktisadı araştırmalarında geçen kırk yıla rağmen halen daha metodoloji ve
kavramlar üzerinde belirli bir birliktelik sağlanamamıştır. Öyle ki,
uygulamanın gerçekleştirildiği bankacılık ve finans sektöründe dahi iyi
tanımlanmış ve tekil bir şer’i metot yer almamaktadır (al-Jarhi, 2012). Farklı
fıkhi yaklaşımların kullanılması farklı uygulamaların olmasına veya zaman
içerisinde finansal araçların değişmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda, bu
kitapta yer alan Abdulazeem Abozaid’in makalesindeki tartışmalar önem
taşımaktadır. Makalede finansal ürün geliştirmede kullanılabilecek veya
kullanılamayacak fikhi araçlar anlatıldıktan sonra son dönemde, İslami finans
sektöründe fetva verirken kullanılan “İslam hukuku politikası”ndan
(al-siyasahal-shar’iyyah) bahsedilmektedir. Yazar bu usulün her şartta ve
herkes tarafından kullanılmayacağını belirterek eleştiriler getirmektedir.
Farklı ilim adamları tarafından farklı araçların kullanılıyor olması finans
sektöründeki birlikteliği bozmaktadır. Bankacılık sektörü dışına çıktığımızda
da iktisat alanına dair yöntemsel tartışmaların azlığını ve eksikliğini
görmekteyiz. Yine elinizde tuttuğunuz kitapta yer alan Asad Zaman’ın
makalesinde ve Syruki Salleh’in makalesinde böyle bir tartışma bulunmaktadır.
Asad Zaman iktisadın en temel bölümlenmesi olan mikro-makro ayrımına ayrıca
meso-orta-iktisat olarak yeni bir sınıf ekleyerek kapsamlarını yeniden
tanımlamıştır. Diğer taraftan Salleh ise yoksulluk kavramının yeniden
tanımlanmasının gerekliliğini iddia ederek, bugüne kadar İslam iktisadı
perspektifinden bu alanda yazılan makalelere eleştiriler getirmiştir. Yoksulluk
yaklaşımına dair İslami bir bakış açısı üretilmediğinden dolayı ortaya atılan
teorilerin de eksik kaldığını ifade etmiştir. İki örnekle açıklamaya
çalıştığımız husus, henüz bir metot birliğinin olmadığıdır. Temelleri atılmış
bir iktisadi sistem içerisinde farklı yaklaşımların oluşması doğaldır. Ancak,
henüz iskeleti oluşmamış teorik bir yaklaşımda ayrışmaların olması, şümûllü bir
sistem ideali açısından sorunludur. İslam iktisadı metodolojisinin olması,
iktisat formasyonuna sahip akademisyenler ile İslami ilimler temelinde yetişen
ilim adamları arasında ortak bir dilin oluşmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde,
farklı disiplinlere ait bakış açıları ile İslam iktisadına ait meseleleri alan
bu araştırmacılar çok ayrı noktalarda teorilerin üretilmesine neden
olacaklardır. Bu ise kuşkusuz İslam iktisadının sağlıklı bir şekilde vücut
bulmasını engelleyecektir. (Haneef ve Furqani, 2011).
Kapitalleşme kavramının finansta ve muhasebede kullanılan anlamlarının dışında, burada İslam iktisadı başlığı altında din-değer merkezli tüketici taleplerinin bir ticari meta hâline getirilmesi ve piyasa elemanı hâline dönüştürülmesinden bahsedilmektedir. Aynı zamanda, İslam iktisadının kapitalizmsistemi içerisine angajmanı ifade edilmektedir. “İslam iktisadı” Asad Zaman tarafından“Allah’ın iktisadi meselelere ilişkin emirlerini bireysel yaşantımızda (mikro), cemaatlerimizde (meso-orta-) ve ümmet genelinde (makro) yerine getirme çabası/mücadelesi” şeklinde tanımlanmaktadır (Zaman, 2014). İktisadi davranışların ve ilişkilerin Allah’ın emirlerine uygun olarak gerçekleştirilmesi burada temel alınmıştır. Diğer taraftan Muhammad Arif (1985) İslam iktisadının tanımını “saadet”e ulaşmak için kaynakları kullanan/ düzenleyen Müslüman davranışlarının incelenmesi olarak yapmaktadır. Bu tanımda da Müslüman davranışları ve bu davranışların iktisadi yönü ön plana çıkmaktadır. İslam iktisadının tanımları bu şekilde çoğaltılabilir (bkz. Khaf, n.d.). İslam iktisadı tanımlarında temelde ele alınan husus, Allah’ın emirlerine ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine uygun iktisadi eylemlerdir.
Finans sektöründe ortaya çıkan gelişmelere paralel bir durum tüketim malları
için de geçerlidir. Küreselleşme ve gelir düzeyinin artması ile birlikte
Müslümanlar arasında İslam inancına uygun tüketim mallarının talebi artmıştır.
Buna paralel olarak da yeni girişimci bir sınıf bu talebi karşılayacak ürünleri
üretmeye ve satmaya başlamıştır. Ancak, Müslüman iş adamlarının İslam inancına
uygun ürünler geliştirme ve pazarlama yaklaşımı bir iktisadi sistem veya
alternatif düzen anlayışından çok ticari manada Batı’ya meydan okumaya
dönüşmüştür. Küresel veya yerel ölçekte muadili firmalarla rekabet hâline giren
Müslüman tüccar grubu, ortaya çıkan talebe yönelik ürünler geliştirmiş; ancak
bir taraftan da tüketimi teşvik edici, kendi talebini oluşturucu üretim
faaliyetlerine başlamıştır. Mevcut iktisadi sistemin rekabetçi üretim-tüketim
sarmalına girilmesi ile birlikte farkında olarak veya olmayarak bu iktisadi
faaliyetler piyasanın bir parçası hâline dönüşmüştür. Bu bağlamda, İslam
iktisadı olarak isimlendirdiğimiz epistemolojik alanda devam eden tartışmalara
rağmen “İslami ekonomi” ismiyle paralel bir “pazar” çağdaş piyasa içerisinde
yükselmeye başlamıştır. 2013 yılında “Dubai The Capital of Islamic Economy” ismi
altında emirlik tarafından başlatılan girişim ve “Helal Piyasalar” üzerinde
çalışan “Dinnar Standart” firmasınında desteğiyle Thomson Reuters tarafından
bir rapor hazırlanmıştır (Reuters, 2013).
Bu rapor, küresel olarak “İslami ekonomi” potansiyelini ve yeni yatırım imkânlarını değerlendirmektedir. Rapor yönetici özetinde, İslami ekonomi potansiyelinin ve küresel ekonomi ile geçirgenliğinin önemine vurgu yaparak Müslümanların 2012 yılında gıda ve yaşam tarzı (lifestyle) harcamalarına 1.62 trilyon dolar ödeme yaptıklarını belirtmektedir. Bundan dolayı helal gıda ve yaşam tarzı piyasalarının önemli bir potansiyeli olduğunu söylemektedir. Yazının sınırlı kapasitesi nedeniyle raporun detayları üzerinde daha fazla durmak gerekmemektedir. Raporun genel çerçevesini ele aldığımızda rakamlar, figürler ve tablolarla “İslami ekonominin” potansiyeli, yatırım açısından geleceğinden bahsedilmektedir. Gıda, seyahat, giyim ve hatta medya ve kozmetik harcamaları açısından “İslami” ürünlerin değerinin gelecekte artacağı iddia edilmektedir. Ayrıca İslam iktisadının temel itici gücünün de “demografi, iktisadi büyüme, İslami değerler/öğretiler ve OIC arasında artan ticaret” olduğu belirtilmektedir. Genç ve büyüyen bir nüfusa ve gelişen ekonomilere sahip İslam devletleri kapitalist iktisadi sistem içerisinde yaşlı ve durgun Batılı devletlere karşı potansiyel pazarlar olarak görülmektedir. Nestle, Carrefour, Tesco gibi küresel/çok uluslu şirketler ortaya çıkan inanç merkezli tüketim talebine karşılık vermektedir. Yeni oluşturdukları ürün ve hizmetlerle “helal” tüketim ihtiyacını karşılamaktadırlar. Tüketicilerin faydasını, üreticilerin ise kârını maksimize etmek için rasyonel tercihlerde bulunduğu varsayımı ile hareket eden piyasa, yeni ortaya çıkan durumda da inancı gereği “helal” tüketimi maksimize eden ve kârını bu ürünler ile artıran üreticilerin yer aldığı piyasaya dönüşmüştür. Kurucu düşünürlerin alternatif bir sistem arayışı ve samimi duygularla İslami bir iktisat alanı oluşturma çabası, gelinen noktada hâlihazırdaki ekonomik ilişkilerin sadece form olarak “İslamileşmesi” hâlini almıştır. İslam iktisadı alanında gerçekleştirilen ilmî tartışma ve ortaya çıkan literatüre rağmen reel ekonomi farklı bir yönde ilerlemektedir. Piyasa ekonomisi içerisinde bulunan farklı çıkışları kendi potasında eritip sistemin sürekliliğini sağlamaktadır. Pazarda oluşan inanç merkezli iktisadi sistem talebini inanç merkezli tüketim talebine dönüştüren piyasa ekonomisi alternatif “İslam iktisadı” arayışını “İslami ekonomi” şeklinde piyasanın bir parçası hâline getirmiştir. Böylelikle, kapitalist iktisadi sistemin sürekliliği kendisine muhalif olan güçler eliyle sağlanmaktadır.
* Bu yazı daha önce Islam Iktisadını Yeniden Düşünmek kitabında yayımlanmıştır.